The Courıer |Mini İnceleme|

Bu yılın filmleri içersinde merakla beklediğim 3-4 filminden biri olan The Courier ‘i ülkemizde vizyona girmeden önce izleyebildim ve benim gibi bu filmi bekleyenlerin gerçekten ne beklemeleri gerektiğini belirtmek için küçük bir inceleme yazdım.

Her zaman olduğu gibi film ile görüşlerimden önce filme dair beklentilerimden bahsederek başlayalım:

The Courier‘i bu kadar beklemememin şüphesiz ilk sebebi Benedict Cumberbatch‘di. Sherlock‘a devam edemeyecek kadar ailesiyle vakit geçirme isteği/ihtiyacı olan Benedict abimizin bu filmde oynamaya ikna olması benim filme yönelik merakımı ve ilgimi arttırmıştı.

Merakımın ikincil sebebi ise filmin gerçek bir hikayeye dayanmasıydı. Gerçek hikayelere ve kişilere dayanan filmleri oldukça seven biri olarak böyle casusluk temalı gerçek hikayeli bir film tam anlamıyla benim izlemem gereken bir filmdi.

Belirttiğim beklentilerle izlediğim bu filmi daha iyi anlamanız için yine başka bir yapımdan örneklendirme ile devam edelim

Netflix‘te yer alan “The Spy” adlı gerçek bir casusluk hikayesini bizlere anlatan dizi benim gerçek hikaye sevdam yüzünden geçtiğimiz yıllarda radarıma girmişti ve de bir gece gibi kısa bir sürede arka arkaya izleyecek kadar kendisine bağlamıştı.

Dizinin elbet kusurları vardı fakat bu tarz uzun süreli casusluk hikayelerini maksimum 2-2.5 saat içerisinde anlatmak zorunda film formatlarından farklı olarak dizi formatında çekilmesi zaten hikayenin gelişimini daha iyi anlatmasına olanak sağlıyordu.

Dizinin sonunda ana karakterimiz Eli Cohen‘in yaşadığı hazin sonda üzülmeye bu kadar yaklaşmamın sebebi kuşkusuz dizinin Eli Cohen’in Suriye’de kurduğu bağlantıların süreç içerisinde gelişimini bize sakince ve doğru vermesiydi. Bu gelişim sayede gerçekten insanların ona güvenini hissedebiliyorduk ve hikayenin gerçek hikaye olması bu güvenin yıkımını o noktada vurucu bir konuma getiriyordu. Tüm bu gelişmeler yapımın son bölümde yaşandığı için de ister istemez diziyi bitirdiğimizde kaliteli ve keyifli bir iş izlemiş hissediyorduk.

‘gerçek ama korkak bir film’

The Spy’da aldığım tat sonrasında dün gece The Courier‘i izlemek için bilgisayarımın başına geçerken tek beklentim “gerçekliği hissetmek” idi. Fakat üzülerek belirtmem gerek ki The Courier gerçek ama korkak bir film.

Benedict Cumberbatch ve Merab Ninidze ‘nin kendilerine yazılan rolleri gayet iyi oynadığı filmde korkaklık da tam olarak bu şekilde yüzünüze vuruyor. Filmde kendilerine verilen rolleri hakkını vererek oynayan iki ana karakter ve 3-4 yan karakter varken film anlamsız bir şekilde hiç risk almıyor. Kendince oturttuğu ritimden bir anlığına bile olsa çıkmıyor ve hikayenin vuruculuğunu bu şekilde kaybediyor.

Bilinen veya bilinmesi mümkün olan gerçek bir hikayeyi anlattığınızda seyirciyi vuran şey hikayenin sonu değil işlenişidir.

Bu tarz filmlerdeki işleniş risklere girmeyen, tek ritimli, oyunculukların üstünü kapatabilecek bir düzen olduğunda da film gerçekçiliğini ve ilgi çekiciliğini kaybetmeye başlar.

The Courier ve Fenerbahçe

Filmin sonlara doğru gerçekleşen ve gerçekleşeceği filmin ortasından itibaren bağıra bağıra bizlere belirtilen olay; diğer sekanslara göre çok daha vurucu olması gerekirken bu anlarda bile film ritmini değiştirmeyince ekranda sadece kendi rolü için cesur kararlar alan ve filmin hakkını vermeye çalışan oyunculuklar görüyorsunuz.

Şöyle örnekleyeyim; 2-3 yıl önce Fenerbahçe Robin Van Persie ve Luis Nani gibi iki dünya yıldızını transfer etmişti. Her iki yıldız oyuncu da topla her buluştuğunda estetik açıdan gerçekten bizleri etkilemiş ve bazı maçlarda sadece bu iki yıldız sayesinde Fenerbahçe 3 puan almıştı. Fakat Fenerbahçe ligin sonunda şampiyonluk olamadı çünkü dönemin teknik direktörü Vitor Pereira elindeki kadroyu doğru yönetemedi.

Film de tam anlamıyla böyle; oyunculuklar oldukça iyi, gerçek ve vurucu bir hikayesi var fakat bu ikisi dışında filmde alınan neredeyse tüm tercihler korkakça. Korkakçadan kastettiğim alınan tüm kararların kötü olması değil. Örneğin müzik seçimleri,ışık kullanımı ve görüntü yönetmenliği açısında kötü değil vasat bir iş var karşımızda.

1 Yanlış en az 2 Doğruyu Götürüyor

Toparlamak gerekirse filmdeki iki doğru şey olan oyunculuklar ve hikaye; ne yazık ki belki de tek büyük yanlış olan yönetmen tercihiyle yok oluyor. Filmin yapımıcısı da olan yönetmeni Dominic Cooke‘in verdiği hatalı kararlar ortalama beklentilerle başladığımız filmin sonunda “Bu muydu ?” diyerek ekrana bakmamızla sonlanıyor.

Puanım: 7/10

Tüm bu sitemlerime rağmen 7/10 veriyor olmamın sebebi benim açımdan 7 puanın “izlenebilir bir film” anlamına geliyor olması.

Konusu ilgimi çekmese maksimum 6.5 verebileceğim bu film gerçek hikayesi ve ana karakterlerinin oyunculukları ile ancak benim açımdam izlenebilir konumuna geldi, 7 puanı alabildi. Bu tarz hikayelere karşı benim gibi özel bir ilginiz yoksa izlemenizi tavsiye etmediğimi belirterek mini incelememi sonlandırıyorum.

Anketler

Joker filmini beğendiniz mi ?

Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Son Yazılar: Garip Bir Yer

The Courıer |Mini İnceleme|

The Courıer |Mini İnceleme|

Bu yılın filmleri içersinde merakla beklediğim 3-4 filminden biri olan The Courier ‘i ülkemizde vizyona…

İKİ DELİ Mİ BİR RÜYA MI ?

İKİ DELİ Mİ BİR RÜYA MI ?

 Yine aynı tatsız melodi çaldı ve sabah olduğunu anladın.Pencerenden gördüğün kar yağışı ile yataktan kalkmak…

MaItresse (1975) Üzerine

MaItresse (1975) Üzerine

Bugün çok kıymetli bir blogger dostumun incelemesi ile karşınızdayım.Kendisinin bloguna da buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Son…

Kategoriler

Son Yazılar

Arşivler

Son Yorumlar

Yeni yazılardan haberdar olun

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir